Hatırlarsanız küçükken bizlere oynatılan bir oyun vardı; Ortada 10 adet sandalye ve bu sandalyelerin etrafında sandalye sayısından +1 fazla sayıda yani 11 adet çocuk. Müzik çalmaya başlar ve çocuklar sandalyeler etrafında dans ederek dönerler. Müzik durduğunda ise herkes hemen bir sandalyeye oturmaya çalışır.

Peki bu oyunda kaçınılmaz olan sonuç nedir?

Maalesef kaçınılmaz sonuç; her bölümde 1 kişinin ayakta kalarak oyundan elenmek zorunda olmasıdır. Ayakta kalan için üzücü bir son! Oyundan elenen çocukla beraber bir sandalye daha çıkarılır ve bu oyun son etapta 2 çocuk ve 1 sandalye kalana kadar devam eder.

Peki bu oyunun konumuzla ne alakası var? Aslında alaka düzeyi tahmin ettiğimizden çok daha ciddi. Çünkü bu bir oyun değil.

‘’Hayatın ta kendisi!’’


Maalesef bizler 2020 yılına gireceğimiz şu günlerde hala daha 1950’lerin iş ve üniversite mentalitesi ile yaşamaya devam ediyoruz. 1950’lerde pazar ortamındaki sandalye sayısı öylesine fazlaydı ki bu sandalyeye oturmayı talep eden insan sayısı, sandalye sayısından çok daha azdı. Yani arzın talepten çok daha fazla olduğu yıllardan bahsediyorum.

Bir analoji üzerinden gidelim. O zamanlar bir Mimar için pazarda 10 sandalye vardı ancak o sandalyeye oturacak Mimar sayısı maksimum 5 idi. Dolayısıyla piyasadaki bu 5 Mimar, pazar ortamı için kapışılıyor ve değerinin çok üstünde konumlandırılıyordu. Örneğin bu 5 Mimarın her birinin Yetkinlik, Kalite, Program bilgisi ve Tecrübe olarak 10 üzerinden 3 puanı var ise pazardaki Mimar sayısının azlığından dolayı bu Mimarlar 10 üzerinden 9 olarak derecelendiriliyor idi ve değerleri ölçeğinde de ücretler alıyordu.

Bunu gören ebeveynlerimiz maalesef bu gerçekliği asla değişmeyen ilahi bir ayet statüsünde benimsedi ve Üniversite mezunu olmayı ‘’pazar ortamında hak ettiğimiz değerden daha fazla değer almakla’’ ilişkilendirdi. Bunun yansıması olarak çocuklarının ‘’özgürlüğü’’ adına onları maddi olarak özgürlüğe ulaştırmanın tek ve değişmeyen anahtarı olarak gördükleri üniversiteye girmeleri için yarış atı gibi yetiştirmeye başladılar.

Hatırlarsanız başta 10 adet Mimar sandalyemiz ve 5 adet Mimarımız vardı. Ailelerin aceleci baskısıyla Mimar sayımız bir anda 6 oldu. Sonra; 8, Sonra; 15, Sonra; 30, ve Sonra ; 100. Tabi bu süre zarfında sandalye sayısı da arttı. Lakin bu artış öğrenci sayısının artışının yanında devede kulak kalır cinstendi. Total sandalye sayımızın 10’dan 20 ye çıktığı anda toplam Mimar sayımız 100’ü aşmıştı.

İşte bu noktada senaryo tuhaf bir hal almaya başladı.

Sandalye sahipleri(işverenler) 1 Mimar ararken karşısında 100 tane Mimar aday buluyordu ve bu da doğal olarak sandalye sahibinin eline çok güçlü bir koz veriyordu. Tecrübesi ile, Yetkinliği ile, Bildiği Mimari programlar ile, Yabancı dili, Yapmış olduğu projeler ile gerçek değeri 10 üzerinden 8 olan Mimar, pazar ortamı için( sandalye sahibi için) 10 üzerinden 4 olarak değerlendirilmeye başlandı. Çalışma süreleri arttırıldı, Verilen maaşlar azaltıldı, Yan haklar kaldırıldı, Mobbing uygulandı vs.vs. Mimar isyan mı etti ? Sorun değil, sandalye sahibi için sırada aç pirana gibi bekleyen bir Mimarlar Ordusu vardı.

Gerçek değeri 10 üzerinden 8 olan ama pazar ortamı için 3–4 olarak değerlendirilen ve bu nedenle düşük ücret alan Mimar düşünmeye başladı. Nasıl daha fazla para kazanabilirdi? Belki daha fazla mimari program bilirse sandalye sahibinin daha fazla işini daha kısa sürede bitirebilir ve ona daha çok para kazandırabilir, sonucunda kendisi de daha fazla maaş alabilirdi. Autocad yanina , Skectchup öğrendi. Gerçekten de değeri arttı!

Bunu gören dışarıdaki pirana Mimar sürüsü rakibini o koltuktan kaldırıp kendisi oturmak için Yüksek Lisans yaptı. Yetmedi Autocad + Sketchup + Revit programlarını öğrenip sandalye sahibinin karşısına çıktı. Aynı paraya daha fazla değer getirdiğini öne sürerek sandalyeyi kaptı. Rekabet ortamı artık hararetlenmişti ve Pirana sürüsü artık boş durmuyordu; Autocad + Sketchup + Revit + 3dsMax+Lumion +….. Günün sonunda sandalyede oturanların hepsinin gerçek değeri 10 üzerinden 10 olsa da, her mimarın yetkinliği ve değeri hemen hemen aynı olduğundan, pazar ortamı için 10 üzerinden 5 olarak değerlendirmeye başlandı. Mutsuz Mimarlar sürüsü böyle oluştu. Pişman Mimar sürüsü böyle oluştu.

Peki Tüm bunlar olurken dışarıda bekleyen işsiz, tam donanımlı, pirana sürüsü Mimarların akıbeti ne oldu ?

Kimi Emlakçı oldu.

Kimi Mimar görünümlü Tekniker oldu.

Kimi Coffeshop açtı.

Kimisi ise bambaşka alanlarda hayatta kalabilmek için bambaşka işlere girdi.

Arkitera’dan Cemal Çobanoğlu adındaki yazarın 2015 yılında yazdığı yazı da aslında bize bunun böyle olcağının sinyallerini veriyordu.

https://www.arkitera.com/gorus/kapatin-ofisleri-kahveci-aciyoruz/ linkinden ilgili makaleye ulaşabilirsiniz.


Yani kısacası Mimarlık mesleğine döktükleri yoğun ( yoğun ifadesi biraz hafif kaçmış olabilir ) 4–5 yıl, onlara sadece pahalı ve elit bir Hobi elde etmelerine olanak sağladı. Ve bu senaryo her geçen yıl artarak devam ediyor. Artık 50 Mimar sandalyesi varken dışarıda 50.000 Mimar var. Aşağıdaki istatistik bunu fazlasıyla gösteriyor.

10 yıllık süreçte Türkiye’deki mimarlık bölümlerinde;

Toplam öğrenci sayısında % 155’e varan artış,

Yeni kayıt öğrenci sayısında % 240’a varan artış,

Mezun sayısında % 70’e varan artış olmuştur.


( Referans:http://www.mimarlikdergisi.com/index.cfm?sayfa=mimarlik&DergiSayi=395&RecID=3573)


Ben Yüksek Mimarım ve kendi mesleğim üzerinden size örnekleme yaptım. Ancak bu senaryo Tıp fakültesi haricinde bütün ama bütün üniversite meslek dalları için geçerli. ( Özellikle Avukatlar ve Mühendislik programları için) Bazı bölümler var ki o bölümlerin zaten iş bulma ihtimalinin olmadığını henüz bölüme girerken isminden tahmin edebilirsiniz. Onlara hiç girmiyorum bile.

Bu noktada atama bekleyen öğretmenlerle alakalı bir devlet büyüğünün topluluk karşısında basına vermiş olduğu demeç aslında dinleyenleri her ne kadar şok ettirip buz kestirse de aslında bu yanılsamanın sonuçlarını toparlamaya çalışan acemi bir teslim bayrağıydı. Devlet büyüğümüz, hayatının 4–5 yılını verdiği ve ekmeğini o meslekten çıkartmak zorunda kalan atama bekleyen öğretmenlerimiz için şöyle demişti;

‘’’Bu sene 30 bin öğretmen atayacaklarını aktaran ‘’devlet büyüğü’’ “40 bin, 50 bin olur ama ‘Herkes atanacak’ denirse, bu yalan olur” diye konuştu.

Öğrencilere, “Kendinizi sadece öğretmenliğe kilitlemeyin” diyerek seslenen ‘’devlet büyüğü’’ , bu meslek dışında da neler yapılabileceği üzerinde çalışılması gerektiğini belirtti. ‘’’

Yani özetle şöyle diyordu; ‘’Canını seven kaçıp kurtulsun bu gemi batıyor!’’

Her yıl yeni iş alanlarının çıktığı ve bir o kadarının da silindiği günümüzde bizler hala daha üniversitelerin bizlere güvence sağlayacağını düşünüyoruz. Bu yalana bunca yıldır kayıtsız kalmak inanılmaz bir hipnoz etkisi. Önümüzdeki 5 yıl içinde yüzlerce yeni iş alanı açılacak ve bizler şu anda bu yeni mesleklerin ve iş alanlarının adını dahi bilmiyoruz. Ve yine önümüzdeki 5 yıl içinde yüzlerce eski meslek tarihten silinecek ya da istihdam hacmi gittikçe daha da azalacak. Endüstri 4.0 çağında yüzlerce insanın yaptığı işler tek bir basit bilişim sistemi ile yapılıyor ve artık ‘’İnsan’’ tüm süreçlerden yavaş yavaş çıkarılıyor.

Her şeyin büyük bir hızla değiştiği globalleşen bir dünyada en büyük risk, aslında risk almamak ve sabit kalmaktan geçiyor. Doğada sabit kalan her şey çürüyor, paslanıyor, bozuluyor, korozyona uğruyor, kırılıyor ya da eskiyor vs. Peki sabit kalan insana ne oluyor ? İnsanda doğanın bir parçası ve tüm bu bozulmalar maalesef insanoğlu için de geçerli oluyor.

Peki dünyanın en büyük kuruluşları bu işe nasıl bakıyor ? Kurumsal firmalar çalışan alacakları zaman sizce üniversite durumuna ne kadar bakıyor? Vishen Lakhıani’nin ‘’Olağanüstü Yaşamlar İçin Olağan Üstü Kurallar’’ adlı kitabında Google ve Birleşik Krallıkdaki en büyük işveren şirketi olan Ernst&Young’un yöneticilerinin görüşlerine yer veriyor. İlgili kısımdan pasajın görselini aşağıya koyuyorum;

Olağanüstü Yaşamlar İçin Olağandışı Kurallar Sf:46 — Vishen Lakhıani

Tekrar söylemek isterim ki üniversite okunmasına karşı değilim aksine bu oranın ulaşabileceği maksimum düzeye ulaşmasını arzu ederim. Kendim de üniversite mezunu hatta Yüksek Lisans mezunuyum.( Doktoranın eşiğinden dönmüşlüğüm var)

Açıklığa kavuşturmak istediğim şey, bizlerin üniversitelerden alacağımızı düşündüğümüz maddi beklentinin hayalden de öte bir ilizyon olduğunun farkındalığını sağlamak. Üniversitelerin ne olduğundan çok ‘’Ne Olmadığını’’ aktarmak. Üniversitelerin idealist insanlar için, bir yetkinlik kazanmak isteyenler için ve sevdiği mesleğin detaylarını öğrenerek o işi yapmak isteyenler için mükemmel bir yer olduğunu söylüyorum. Ancak İstisnalar kaideyi bozmasa da vermek istediğim ana mesaj şu ;

Para Kazanmayı Üniversitede Öğrenemezsiniz!

Bu konuda daha fazla farkındalık sahibi olmak ve hayatını yönlendirme konusunda kendine değer katmak isteyenlere önereceğim bir kaç kitap olacak;

1.Robert Kiyosaki — Nakit Akışı Ölçüm Çeyreği

2.Jim Rohn- Hayat Bulmacasının 5 Ana Parçası

3.Randy Gage- Güvende Olmanın Yeni Yolu Risk

4.Spencher Johnson- Peynirimi Kim Kaptı?

5.Robert Kiyosaki- Zengin Baba Yoksul Baba


Leave a Reply

Your email address will not be published.